Yeni Nesil Girişimcilik ve Markalaşma

10 Nisan Cumartesi Ege Üniversitesi bünyesinde bu yıl beşincisi düzenlenecek olan “İş Hayatında Kelebek Etkisi” etkinliğinde çok değerli dostlar ile “Markaların Öyküsü” panelinde konuşmacı olacağım. Yıllardır birbirinden değerli etkinliklere kendi alanımda konuşmacı olarak katılıyorum. Çok dikkat ettiğim ve özen gösterdiğim bir duruşum var, kişisel olarak tecrübem olmayan konular üzerine konuşmuyorum. Bilgim olsa da konuşmuyorum. Marka Öyküsü paneli için genç arkadaşlarım benimle ilk irtibata geçtiklerinde de bunu dile getirdim. Kariyer yolculuğum boyunca pek çok girişim ve marka ile yolum kesişti. Ancak tamamiyle benim ve bana ait diyebileceğim 2 markadan bahsedebilirim. Deppo ve GoGlobal. Deppo ‘ nun hikayesini yazdım. Merak edenler Linkedin hesabımdan okuyabilirler. Şimdilerde GoGlobal kendi hikayesini yazıyor. 2019 sonbaharında hayata geçirdiğimiz, pandeminin içine doğan bir marka GoGlobal. Ne anlatabilirim markalaşma yolculuğu ile ilgili diye düşünürken, “Yeni Nesil Girişimcilik ve Markalaşma” ‘ dan ben ne anlıyorum, tecrübelerim neler onu paylaşmaya karar verdim bugün biraz sizlerle.

GoGlobal

GoGlobal markası ortağım Tara ile 30 seneye yakın tecrübelerimizden yola çıkarak girişimcilik ekosistemi için yaratmak istediğimiz değeri konuşurken Going Global olarak aldığımız bir not ‘tan doğdu diyebilirim. Logolaşma hikayesi de tamamen bana ait. Bembeyaz bir zemin hayal ettim önce, üzerine favorim kırmızının en sevdiğim tonu ve yine kıvrımlarında globalliği gördüğüm yazı karakteri ile tam da hayal ettiğim bir görsele kavuştu GoGlobal. Önünde, arkasında, yanında, kenarında başka hiçbir şey olsun istemedim. Neden biliyor musunuz? Tıpkı hayatın kendisi gibi zamanla, deneyimlendikçe GoGlobal marka değerini bulsun istedim müşterilerimizin gözünde. Öyle de oldu.

Genç girişimciler için sıkça dile getirdiğim iki tavsiyem var;

  1. “Her girişimci kendi hikayesini yazar. Kimsenin hikayesi bir diğerine benzemez. Farklıdır.”
  2. “Başkalarını izleyin, takip edin ama siz kendiniz olun, kendi hikayenize odaklanın.”

Ben inaniyorum ki 21.yüzyıl her anlamda dünya üzerinde değişim ve dönüşümün yüzyılı olacak. Teknolojinin hayatlarımıza dahil olması ile markalarla kişisel bağımız ve ilişkimiz de oldukça farklı şekilleniyor. “Yeni nesil” olarak tanımlayabileceğimiz bu markaların bana göre sahip oldukları en belirgin fark : Samimiyet, sahicilik, iyilik, etki, ve değer gibi unsurların öneminin farkında olmaları ve hikayelerini bu bilinç ile yazma çabaları. Daha da önemlisi kurucuların arkadan gelenlere liderlik ve rol model olma konusunda gayretleri. Artık ister kullanıcı, ister takipçi diye de tanımlayın – müşteriler ilgi duydukları, ürünlerini ya da servislerini kullandıkları markaların arkasındaki insanları tanımak istiyor. Samimiyetlerinden, gerçekliklerinden, tutkularından, hayallerinden haberdar olmak, ilham almak istiyor.

Burada dile getirmek istediğim asıl önemli nokta şu; müşteri artık sizin ne söylediğinizle ilgilenmiyor ne yaptığınızla sizi değerlendiriyor.

Örneğin biz doğa dostuyuz demek yetmiyor artık. Doğa dostuyuz ve şunları yapıyoruz demeniz gerekiyor. Yarattığınız değerden ve etkiden bahsederken ne kadar gerçekçisiniz, kullanıcılarımızın mahremiyetine saygılıyız derken ne kadar samimisiniz ya da iş güvenliğine önem veriyoruz, fırsat eşitliği vazgeçilmezimiz gibi söylemlerde bulunurken ne kadar şeffafsınız, ne kadar dürüstsünüz, cesaretinizin, liderlik vasıflarınızın sınırları nelerdir bunları bilmek istiyorlar.

Yeni nesil girişimcilik ve markalaşma kurucuların müşterileri kadar çalışanları ile de yakın temasta olmalarını gerektiriyor. Yeni nesil ile birlikte bu yeni düzen yatay bir hiyerarşi de getiriyor beraberinde. Dev binaların en tepe katlarında günlerini geçiren, işleri kendilerine yakın katlarda yerleşik çalışanlarından takip eden “yalnız” patronlar yerine, kendileri ile aynı katı paylaşan kurucular ile çalışmayı tercih ediyor artık genç nesiller. 

Demem o ki bir marka bugünün dünyasında kurucularından ayrı düşünülmüyor artık. Zaman içinde büyüme yolculuğunda – kurucuları ile, çalışanları ile ve en önemlisi müşterileri ile kurdukları bağ, ilk günkü özen, itina, heyecan ve tutkuyu barındırabiliyorsa, diğer bir deyişle özünü koruyabilmiş ise işte o zaman gerçekten güçlü, etkili, lider ve sempati duyulan bir marka oluyor markalar.

Tüm bunlardan dolayı markalaşma yolculuğunun -baş kahramanlarından- kurucuların bir süre sonra “kurumsallaşma” adı altında kendi seçimleri ile veya zorunlu bırakıldıkları için geri çekilmelerini, geride durmalarını doğru bulmuyorum. Doğal olarak büyüme ile işler bir süre sonra konularında uzman ve “profesyonel” ekipler tarafından yönetilmeye başlıyor. Buna bir itirazım yok. Ancak ruhu ve samimiyeti kaybetmeye itirazım var. Tıpkı şehircilikte gelişmeden beton üstüne beton yığmayı anlamak gibi bu bana göre. Hepsi birbirine benzeyen dev binalar inşa edince, küçük ve karakterli olanları yok ettikçe gelişmiyor sadece çirkinleşiyor şehirler. Aynı şey girişimler ve markaları için de geçerli. Büyüyün, gelişin, değer öneriniz, etki alanınız genişlesin elbet ama lütfen ruhunuzu kaybetmeden, başlangıçta yola çıktığınız değerleri koruyarak yapın bunu.

Sağlıkla, sevgiyle kalın.

https://www.linkedin.com/pulse/yeni-nesil-girişimcilik-ve-markalaşma-esra-talu/